Yıl 1992… Kadıköy Akdeniz Kafe’de kızlı erkekli bir grup arkadaş oturuyoruz. Dönemin Kadıköy’ünü bilmeyenlere belirtelim, Moda’daki Bomonti Çay Bahçesi ve bugünün Kemal’in Yeri dışında, Akmar’daki Villa Kafe, yine bugünkü Mozaik Kafe’nin yerinde bulunan Cafe&Shop, Moda Sineması’nın bulunduğu pasajın asma katındaki Moda Cafe haricinde rahat sohbet edilecek bir mekan yok. Daha doğrusu bu saydıklarım dışında Kadıköy’de pek kafe de yok. Buna rağmen Kadıköy’ün Kadıköy olduğu bir dönemdeyiz ki bu vurguyu, 2020’li yılların pespayeleşen Kadıköy’üne bir ağıt olarak algılayalım.
Akdeniz Kafe’de iki masayı birleştirmiş sohbet ederken, o bahar akşamı hemen yanımızdaki iki kişilik boş masaya berberden yeni çıktığı belli olan afili bir delikanlı gelir. Boş olan o iki kişilik masanın sandalyelerinden birinde gruptan bir arkadaşımıza ait olan çantayı işaret ederek: “Pardon, burası boş muydu?” diye kibar olmaya çalışarak ama bunu pek de beceremeyerek sorar ve arkadaşımız da çantasını bir çırpıda alıverir.
Sandalyesine yerleşirken garsonu yarı bıçkın bir hareketle çağıran delikanlı, gri etiketli bir Basf kaseti uzatır. Belli ki sonradan doldurulmuş bir kasettir ve bir kısmı yırtılmış etiketine bakılırsa üzerine birkaç kez kayıt yapılmış gibidir. Tüm bunları gencin karakteristik resmi ve hareketleri ile öne çıkmasından, konumu itibariyle hemen yanı başımıza yerleşmesinden rahatlıkla gözlemleyebiliyor ve ister istemez izliyoruz.
Kaseti garsona uzatırken: “Birazdan arkadaşım gelicek, kaset yerinde, ben sana işaret verdiğim anda pleylersin, A yüzü unutma…” der telaşlı telaşlı. Garson da otomatiğe bağlamış gibi “Olur abi, menüyü getireyim mi?” diye sorar ama genç eleman tarafından “Yok, şimdi olmaz, arkadaşım gelsin öyle..” diye reddedilir…
Aradan geçen birkaç dakika boyunca, biz de sohbetin konusunu değiştirmek zorunda kalırız. Çünkü, afili delikanlıyı yan gözle de olsa kah garipseyerek kah meraklanarak seyredip dinlediğimiz belli olmasın diye saçma sapan konuları konuşmak zorunda kalırız bir şekilde.
Yarım saat geçmeden görürüz ki beklenen kızımız kafeden içeriye, tedirgin mi değil mi belli değil, nihayet girer. Büyük kafalı, makyajı yaşına göre biraz fazla kaçmış, gömleği vatkalı, saçları kabarık ama yüzü güzelcene bu beyaz tenli kızcağız, tedirgin tedirgin gülme modunda adım atarak, kendisini gizli bir panik içinde bekleyen gencin masasına doğru ilerler.
İçeriye attığı adımla birlikte dönemin meşhur Whitney Houston yorumlu “I will always love you”nun ilk haykırmalı sözleri “…iiif aaaay…”, tüm masaların sohbetini kesercesine yüksek volume’da mekanı dolduruverir. O ilk saniyelerde müşterilerin tamamı, şöyle bir kıpırdansa da, merhabalaşan çiftin vasatlığından ya da o dönemin nezih Kadıköy gençlerine özgü ‘kabalık olmasın’ niyetinden ötürü tekrar eski moduna dönmekte gecikmez. Aleni bir istihza yaşanmaması için adeta ortak bir akit içindedir kafe ahalisi.
Güzeller güzeli kız masaya oturmuş, saçlarındaki ince tarak çizgileri briyantinle belirginleştirilmiş gencin tam karşısında mahzun mahzun bakışlarını kaçırmaktadır artık.
Bizim masadaki ben dahil herkes de hafiften gövdelerini ters yöne çevirmiş, yani yan masamızda oturan çifte hafiften sırt dönerek rahat bırakmayı ve ilgisiz görünme rolünü canlandırmayı tercih etmiştir bu aşamada. Ama bütün grubun yüzünde, hem küçümseyen hem takdir eden o evhamlı ironik tebessüm de şarkı boyunca eksilmemiş, gizli gündem konusu oluvermiştir yazık ki…
O günden sonra belleğimi terk etmeyen kimi sorularla baş başa kaldığımı itiraf etmek isterim:
Beklenen sevgili kafeden içeri girer girmez o kaset nasıl da senkronize bir play’leme ile aktif hale getirilmişti?…
Delikanlı, kaşla göz arasında ne türden bir hareketle garsonu yönlendirebilmişti?… Tanık olamadığım için merakımı canlı tutan aksiyonlardı bunlar…
Ya garson A yüzü yerine B yüzünü play’leseydi?…
Ya garson play yerine fwd veya rew tuşlarına o heyecanla bassaydı?…
Ya garson o sırada delikanlının görüş alanında olmasaydı ve kasvetli bir gecikme yaşansaydı?…
Ya o kasetçalar, o olmazsa olmaz kasetçalar, neredeydi mesela?… Sıklıkla gitmeme rağmen fondaki müziğin kaynağını hiç merak etmediğim ve tabii ki böylesine organize bir işe imza atmadığım için ben de bilmiyordum… Demek ki baştan çıkarma oyununu ritüele dönüştürmeyi kafasına koymuş gencimiz, daha önce Akdeniz Kafe’ye gelmiş ve planının işlerliğinin hesabını titizlikle yapmıştı. Aksi taktirde, herhalde telafisi imkansız bir hayal kırıklığı, gencimizin ruhunu ağır ağır kasıp kavurur olacaktı.
Hala da hatırladıkça düşünürüm ve isterim ki o flörtöz kurguyu yaşayan, aslında bir o kadar da naif olan çiftin bugün de, yıllar sonra da aynı masumlukta, aynı ürkek heyecan dalgası içinde saadetleri devam ediyor olsun.
Kim bilir ilişkileri ne kadar sürdü?
“Başlamış mıdır ki sürmüş olsun?” sorusu bile benim için sinematografik bir meseledir.
Ama hayalimde bu çiftin, şarkının sözlerinde olduğu gibi daima birbirlerini sevdiklerine dair bir hakikat var.
Bahsetmeye çalıştığım; o gün kısmen, bugünse tamamen kitsch gelen hallerini estetize etme kaygısı duymayan ve birbirlerini aynı zarif niyetlerle büyüttükleri inceliklerle dolu bir hakikat…
Whitney Houston’un ağdalı yorumundan çok, şarkının özgün yorumu Dolly Parton seslendirmesini tercih etsem de, hayalimdeki bu samimi resmi korumakta ısrarcıyım.
Okan VAROL
Tablo: Ron Hicks – A Stolen Kiss (2014)
