ERKEN DÖNEM
MUSA UZUNLAR
MASUMİYETİ

Geçmiş zaman mimozasıdır Musa Uzunlar.

İlk seslendirme haftalarından biri olmalıydı. Trt İstanbul Televizyonu’nun uzun seslendirme koridorunda yalnız başına oturduğu 1991’in öğleden sonrasıydı.  Yalnızdı, çünkü saatinden çok önce binaya gelmişti ve kaydın başlamasını bekliyordu. Öyle pek kimseyle de diyaloğu yok gibi görünüyordu. Diğer stüdyolarda çalışan oyuncularla sohbet içinde de değildi.

Kaydına çağrıldığı filmin seslendirme yönetmen yardımcısıydım ve daha reji odası açılmadığından ben de erken geldiğinin farkında değildim. Böyle durumlarda seslendirme yapacak isimler, koridorda beklemek yerine doğrudan yönetmenler odasına girer asistanlardan dublaj metinlerini isterlerdi. Ama Musa Uzunlar ya çekingenliğinden ya da aşırı edebinden sakin sakin beklemeyi tercih etmişti.

O dönem İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncusu olmasına rağmen daha çok Geçmiş Bahar Mimozaları dizisindeki başarılı performansıyla hafızalara kazınan ve genç kızların yüreğini hoplatan bu genç yeteneği, hatırı sayılır uzunlukta replikleri olan bir rol için yönetmenim Ayten Özgeç seçmişti.

Erken geldiğini bana haber veren de koridordan geçerken beklediğini fark eden Mübeccel Vardar’dı. Yönetmenler odasında o dakikalarda oturan tek asistan ben olduğum için ilk bana sormuştu rahmetli:

“Musa Uzunlar’ı siz mi çağırdınız?”

“Evet, evet, bugün kaydımız var..”

“Kaçta kaydınız? Koridorda gördüm…”

“Başka kayda gelmiş olmasın? Bu saatte?”

“Yok canıım, stüdyo D’nin koridorunda oturuyor, yalnız..”

“Kaydın orada olduğunu nereden biliyor acaba?”

“Sesçiler söylemiştir ya da bizim çocuklar…”

“Bir bakayım ben…”

Gerçekti…

“Musa Bey hoş geldiniz… Ben Okan, telefonda konuşmuştuk. ”

“Aaa merhaba..”

“Erkencisiniz?…”

“Biliyorum, öyle denk geldi.. Önemli değil, beklerim..”

“Teksti getireyim ben, ayırmıştım… Lütfen rahatsız olmayın, kalkmayın… Ama isterseniz yönetmenler odasında da bekleyebilirsiniz…”

Özellikle yönetmenler odasına uğrayan ve bunun için bahane yaratan seslendirmeciler, görünürlüklerini taze tutarak yeni işler için de kendilerine fırsat yaratırlardı. Ama Musa Uzunlar’ın hiç böyle bir derdi olmadığı için bütün nezaketiyle teklifimi geri çevirmişti:

“Yo yo, burada beklerim ben…”

Teksti verdikten yarım saat sonra Mübeccel tekrar odaya gelmişti… Zannedersem tanışmıyorlardı ya da çok samimi değillerdi… Zira Musa Uzunlar’ın tek başına o loş koridorda oturması belli ki Mübeccel’in canını sıkmıştı:

“Yalnız başına oturuyor, Ayten gelmedi mi?”

“Program müdürü Emel Hanım’ın yanında. Sormadı zaten Ayten Hanım’ı, beklerim dedi… Odaya da çağırdım filan ama yok, istemedi.. Gazete mi götürsem acaba?”

“Öyle yap… Sıkılır insan böyle…”

Günlerden perşembeydi. Kitap ekinden dolayı perşembeden perşembeye aldığım Cumhuriyet’i verebilirdim.

“Musa bey… Kayda daha var… Ayten hanım binada, geldiğinizi haber vereyim mi?”

“Yo yo rahatsız etmeyin hiç, lütfen.. Sorun değil..”

“Gazete var odada, getireyim. Okumak ister misiniz?”

“Çok teşekkür ederim.. Hiç gerek yok..”

Bu ısrarlarım hep Mübeccel’in zorlaması yüzündendi… Bunu sitemkar duygularla yazmıyorum. Keşke hayatta olsa da yine bu tatlı zorlamalarını herkese, hepimize tekrar tekrar yapsa…

Odaya döndüğümde Mübeccel yoktu. Muhtemelen kayda çağrılmıştı. Neyse ki birkaç dakika sonra Ayten Hanım şen şakrak yanıma gelmişti de Musa Uzunlar’ın kaç zamandır koridorda beklediğini geç de olsa öğrenmişti.

Bilmeyenler için açıklayalım; birbirini görmeyen uzun koridorlar stüdyolara veya ofislere alternatif güzergah sunarlardı. Dolayısıyla mesafesi aynı olsa da bir koridorda yürüyen, tam paralelde yer alan koridorda kimlerin bulunduğunu göremezdi. Yani Ayten Hanım seslendirme yönetmenler odasına geldiğinde tam paralel hatta yer alan koridorda bekleyen Musa Uzunlar’ı elbette ki görmemişti.

Öğrenir öğrenmez hemen yanına giden Ayten Hanım, kayıt saatine kadar Musa Uzunlar’la uzun uzun sohbet etmişti. Eminim ki konuşmaları sanat, edebiyat ve tiyatro üzerineydi. Ara ara Ayten Hanım’ın yanına sudan sebeplerle gidip kulak misafiri olmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Musa Uzunlar’ın keyfi yerindeydi, yüzü gülüyordu ama saygısından tebessümlerini büyük bir özenle frenlemekten de vazgeçmiyordu.

Kayıt saati yaklaştıkça sandalyeler, basın toplantısı kalabalığına ev sahipliği yapmaya başlamıştı sanki. Birer ikişer bütün seslendirmeciler koridordaki yerlerini almışlardı. Ama tuhaftır, başrolü seslendirmeyeceği halde merkezde Musa Uzunlar fark ediliyordu.

O günkü kayıt çok temiz akmıştı. Musa Uzunlar, rolün hakkını fazlasıyla vermiş, hiç tekrara düşmeden, kusursuz tonlamasıyla bütün replikleri pırıl pırıl okumuş, senkronda zorlanmamıştı. Ayten Hanım da seslendirmede tecrübesi çok denenmiş olmasa da aldığı riski boşa çıkarmayan seçiminden fazlasıyla memnun kalmıştı. Benim için işin ilginci kayıt aralarında da Musa Uzunlar’ın kimseyle sohbet etmeyişi, tek başınalığını sürdürmüş olmasıydı.

Kayıttan sonra Mübeccel’i gözlerim aramıştı ama yoktu. Ertesi gün dayanamayıp telefonda kaydın çok iyi geçtiğini, artık nasıl dolduysam, uzun cümlelerle yetiştirivermiştim.

Çok sevinmişti:

“E sık sık çağırırsınız artık… İyi oyuncudur Musa… Yıldız (Kenter) hoca da beğenir… Ayten nasıl, ne yapıyor?”

Emin değilim daha sonra aynı sette, aynı sahnede ya da stüdyoda bir araya geldiler mi ama yıllar önce Mübeccel Vardar’ın kimselerden esirgemediği anaç şefkatine Musa Uzunlar’ın da bir şekilde temas ettiğini hiç unutmuyorum. Bunun birçok kişi için tuhaf ve gereksiz bulunacağına eminim… Yine de birkaç kişinin hayal perdesinde bana göre bu eşsiz anların canlandırılacağına inanıyorum. Zira Musa Uzunlar, tıpkı o gün seslendirdiği oyuncu gibi bu yaşanmışlığın da baş kahramanı değildi ama baş kahramana kırılgan vesileler sunan bir masumiyet simasıydı.

 

Okan VAROL

 

Görseller:

Ilya Repin – Portre: Vsevolod Mikhailovich Garshin (1884),

Ilya Repin – Portre: Jelizaveta Zvantseva (1889)

Okan Varol sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin