Mehmet Akif Ersoy’un eserlerindeki ilahi dizeler, eski dilin anlaşılmaz sözcüklerini içerse de, okuyanın bütün katmanlardaki benliklerine, zerre miskal kaçırmamacasına zerk olur. Muazzam eseri Safahat’i yıllar önce bana iştiyakla önerildiğinde, çevrilemezliğinden dem vurup peşin hükümle reddetmiştim. Yanılmışım.
Birlikte çalıştığım yıllarda disiplinine, sohbetine, yeteneğine ve nezaketine hayran olduğum Payidar Tüfekçioğlu’nun okumasıyla, Ersoy’un dünyasına kapı aralamak büyük bir vesile.

Söz konusu kayıt, Necid Çöllerinden Medîne’ye isimli manzumenin bir kısmını içeriyor. Mehmet Akif bu eserinde, peygamberi görmek için çölün kavurucu sıcağında yürüyen Sudanlı’nın izini sürmektedir. Payidar’ın sesinden dinleyenin tepkisiz kalamayacağı, dizeler ilerledikçe duygu durumunu kontrol etmenin imkansızlaştığı bu kayıt, yaşadığımız alemden değil de başka alemlerden diyarımıza düşmüş bir göksel hadise etkisi yaratıyor.
Anlamını bilmediğimiz tamlamalar, bir şekilde kalbimize işliyor, hafızamıza yerleşiyor.
Bizim bu tamlamaları daha sonra hatırlayıp hatırlamayışımızın bir önemi de bulunmuyor.
Bana kalırsa başyapıt düzeyindeki bu seslendirme ile Payidar Tüfekçioğlu, sanki Mehmet Akif’in vahyedilmiş yazma kabiliyetine, kendisine vahyedilmiş seslendirme kabiliyetiyle cevap verip saygısını sunmaya niyetleniyor.
Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;
Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamâna kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme !” deyip çiğnedim beyâbânı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu harâm.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nûrun mu? Yâ Resûlallah!.

Yaş aldıkça kaybettiğimiz yakınlarımızın sayısı artarken, ölüme dize dize yaklaştığımızı da fark ediyoruz ister istemez. Bu fark ediş kimimizde sevdiklerimize dâr-ı bekâda kavuşma tesellisi verirken, kimimizi kaygıdan kaygıya sürüklüyor, geride kalan insan ya da eşyaların derdiyle hemhal ediyor.
‘Herkes yaşadığını bilir,’ teslimiyetinden daha güzel ve net ifade edilemiyor deneyimlenen acılar. Kimsenin ızdırabı bir diğeriyle kıyaslanamıyor, ölçülemiyor, tariflere yerleştirilemiyor. Buna rağmen ebeveyn ya da eş ve evlat acısı yaşamamışların empati yoksunluklarını gizlemeyişleri, yas sürecine daha ne kadar devam edeceği belli olmayan kederli yakınları daha da yaralıyor, daha da yoruyor.
Ama bu yorgunluk vazgeçirmiyor. Son yolculuğuna uğurladığımız sevdiklerimizin mezarlıklarını her ziyaret edişimizde hepimizin alnını zalim bir örtü örtüyor. Ettiğimiz hiçbir dua, kurduğumuz hiçbir özlem cümlesi, fısıldadığımız hiçbir matem kelimesi, hiçbir isyan nidası o örtüyü yerinden milim kıpırdatmıyor.
Sevdiklerimiz toprak altındadır, biz ise toprak üstünde mermer kıyısında.
Yine de bu bariyerin ardından seslenmeyi, hıçkırmayı, yalvarmayı, çağırmayı, istemeyi sürdürüyoruz.
İçten içe biliyoruz ki, mezarlığı terk ettiğimizde bütün sözlerimizi ve seslerimizi, sevdiklerimizin menziline bütün zarafetiyle o zalim örtü nakledecek.

Mehmet Akif Ersoy’u da Payidar Tüfekçioğlu’nu da, hasreti burnumuzun direklerini sızlatan hiçbir isimden ayırt etmeden en yüksek duygularla yad ediyor, özlüyor ve gözyaşlarımızı saklamıyoruz.
Okan VAROL
Fotoğraflar: Mine Tüfekçioğlu’nun Instagram sayfasından.
